ANA SAYFA
  FORUM
  DESTEK OLUN
  ALLAH C.C
  PEYGAMBER EFENDIMIZ
  KURAN-I KERIM
  PEYGAMBERLER VE ALIMLER
  YASIN-I SERIF MEALI
  NAMAZ- ABDEST
  HAC VE ONEMI
  ILMIHAL
  KIYAMET
  ADAB-I MUASERET
  MUBAREK GUN-GECE
  HURAFELER
  KISSADAN HISSE
  TESETTUR
  DINI SUALLER
  AKAIDE GIRIS
  DUALAR UZERINE
  ISLAM TASAVVUFU
  HADIS ELKITABI
  EL LU VEL MERCAN
  MERAK EDILEN KONULAR
  IDARECILIK BILGILERI
  SUNNET VE BIDAT
  AILE BILGILERI
  DINI PROGRAMLAR
  HARITA
  BEBEK ISIMLERI
  RESIMLER
  TARIHIMIZ
  MENKIBELER
  POWERPOINT DOSYALAR

Veda Hutbesi
Veda Hutbesi
Bismillahirrahmanirrahim

EY İNSANLAR!

Sözümü iyi dinleyiniz.Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha birleşemeyeceğiz.
İNSANLAR!

Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.


ASHABIM!

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildiren kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlıyarak muhafaza etmiş olur.


ASHABIM!

Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahilliyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz deAbdulmuttalib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir.

ASHABIM!

Cahilliyet devrinde güdülen kan dâvâları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu (amcazadem) Rebia'nın kan davasıdır.


İNSANLAR!

Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyet kurmak gücünü ebedi suretle kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

İNSANLAR!


Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzeridne hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki
hakkınız, onların, aile yuvasını, hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları hafifçe döğüp sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, memleket göreneğine göre, her türlü yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir.


MÜ'MİNLER!


Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allah Kitabı Kur'andır.
MÜ'MİNLER!
Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman müslümanın kardeşidir, böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz başkasına helal değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisine vermiş olsun...


ASHABIM!

Nefsinize zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır.

İNSANLAR!

Allah Teala her hak sahibine hakkını (Kur'an'da) vermiştir. Varise vasiyet etmeğe lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başka bir soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün müslümanların ilencine uğrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şahadetlerini kabul eder.

İNSANLAR!

Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Âdem'in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, O'na en çok saygı göstereninizdir. Arabın Arap olmayana -Allah saygısı ölçüsünden başka- bir üstünlüğü yoktur.
İNSANLAR!
Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

"-Allah'ın elçiliğini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve öğütte bulundun diye şahadet ederiz." (Bunun üzerine Resûl-i Ekrem mübarek şahadet parmağını göğe doğru kaldırarak sonra da cemaat üzerine çevirip indirerek şöyle buyurdu.)

Şahid ol yâ Rab!
Şahid ol yâ Rab!
Şahid ol yâ Rab!

Kütüphanem
yeni makale» 40 Hadis
yeni makale» Dua nedir? Çeşitli Dualar
yeni makale» Din Nedir?
yeni makale» İman Nedir? Nasıl edilir?
yeni makale» Adab-ı Muaşeret
yeni makale» Hz.Muhammed Hayatı
Makaleler
yeni makale bu gerçekten önemlimi?
yeni makale
aile bağlarını koparmak...
yeni makale
Avrulalı kadını taklit
yeni makale
yarım hoca dinden eder
yeni makale
Gençliğin intihar koşusu
yeni makale
beşik ile kabir arası
yeni makale 
Ezanda geçen Haydin ...
Adab-ı Muaseret
yeni makale» Selamlasma Adabi
yeni makale» Saygı Adabı
yeni makale» Kardeşlik Adabı
yeni makale» Komşu Adabı
yeni makale» İzin İsteme Adabı
yeni makale» Yemek Adabı
yeni makale» Elbise Adabı
yeni makale» Doğruluk Adabı
yeni makale» Sır Tutma Ahlakı
Namazlar(Resimli)
yeni makale» Namazın Kılınışı Resimli
yeni makale» Namaz sureleri
yeni makale»
Cuma Namazı Kılınışı
yeni makale»
Bayram Namazı
yeni makale»
Cenaze Namazı
yeni makale»
Kaza Namazı
yeni makale» yolcu namazı
yeni makale»
Sehiv Secdesi (Unutma Secdesi)
Abdest (Resimli)
yeni makale» Abdestle ilgili Bilgiler
yeni makale»
Abdest Alınışı Resimli
yeni makale»
Abdesti Bozan ve Bozmayan yeni makaleDurumlar
yeni makale»
Gusülle ilgili Bilgiler
yeni makale»
Teyemmüm Bilgiler
yeni makale»
Teyemmüm Resimli
Mubarek Gün-Gece
yeni makale» Kadir Gecesi
yeni makale»
Mevlüt Kandili
yeni makale»
Regaib Kandili
yeni makale»
Miraç Kandili
yeni makale»
Beraat Kandili
yeni makale» Üç Aylar
yeni makale» Kandil Mesajları
Kıssadan Hisse
yeni makale» 33 ADIM
yeni makale»
86400 Saniye
yeni makale»
Hüzün
yeni makale»
İcki Icmek
yeni makale»
Sakat Köpek
yeni makale»
Kirlangic
yeni makale»
Sevgi Agaci
yeni makale»
Yaban Kazlari
Önemli Dini Bilgiler
yeni makale» Oruç ile ilgili Bilgiler
yeni makale» Zekat ile ilgili Bilgiler
yeni makale» Hac ile ilgili Bilgiler
yeni makale» Kurban ilgili Bilgiler
yeni makale» VEDA HUTBESİ
Hurafeler
yeni makale» SiHiR = BÜYÜ
yeni makale» Çaput Bağlamak
yeni makale» MUSKA
yeni makale» Mum Yakmak
yeni makale» Kurşun Dökmek
yeni makale» Fal Açmak
yeni makale» Günlerin Uğursuzluğu


www.islamanahtari.tr.gg

1-Âfetü’l ilmi en nisyanü: İlmin afeti unutmaktır.
************************
2
-Ettuhuru şatru’l iman: Temizlik imanın yarısıdır.
************************
3-A’kilhâ ve tevekkel: (Deveyi) bağla ve tevekkül et.
************************
4-Sûmû tesihhû: Oruç tutun, sıhhat bulun.
**********************
5-Es-salâtü imâdü’d dini: Namaz dinin direğidir.
*************************
6-Talebü’l helali cihadün: Helal peşinde koşmak cihaddır.
******************************
7-El-kelimü’t tayyibetü sadakatün: Güzel söz sadakadır.
***************************
8-El cennetü tahte zılâli’s süyuf: Cennet kılıçların gölgesi altındadır.
*************************
9-El mecalisü bi’l emaneti: Meclislerdeki sözler emanettir.
***************************
10-Ed-dellü alel hayri kefailihi:Hayra vesile olan yapan gibidir.
****************************
11-El cennetü dâr-ül eshıya: Cennet cömertler yurdudur.
*************************
12-Es- savmü nısf’us sabr: Oruç sabrın yarısıdır.
************************
13-Es sabru nısf’ul iman: Sabır imanın yarısıdır.
***********************
14-Et tebessümü sadakatun: Tebessüm etmek sadakadır.

************************
15-Es sabru miftahul ferec: Sabır, başarının anahtarıdır.
************************
16-Es sabru ınde sadmetül ula: Sabır, musi,betin ilk anındakidir.
************************
17-Efdalü’l ibadeti edvamuha: İbadetin efdali devamlı olanıdır.
************************
18-El Kur’anü hüved deva: Kur’an, sırf devadır.
************************
19
-Men samete reca: Dilini tutan kurtuldu.
************************
20-Re’sü’l hikmeti mehafetullah: Hikmetin başı Allah korkudur.
************************
21-El idetü atiyyetün: Vaad edilen verilmelidir.
************************
22-Ed duaü silahu’l mümin: Dua müminin silahıdır.
************************
23-İsmah yusmah leke: Müsamaha et ki sende göresin.
************************
24-Es salatü nur’ul mümin: Namaz müminin nurudur.
************************
25-En nedametü tevbetün: Pişmanlık tövbedir.
************************
26-El mescidü beytü külli takiyyin: Mescid, takva sahiplerinin evidir.
************************
27-Ed dinü en nasiha: Din nasihattir.
************************
28-Ed duaü hüvel ibadetü: Dua ibadettir.

 

************************
29-El cümuatü haccü’l mesakin: Cuma fakirlerin haccıdır.
************************
30-Hüsnü’s suali nısfu’l ilim: Güzel soru, ilmin yarıdır.
************************
31-Es selamü kable’l kelam: Önce selam, sonra kelam.
************************
32-İzâ gadibte fe’skut: Öfkelendiğinde sus.
************************
33-Kesretü’d dahiki tumitül kalb: Çok gülmek kalbi öldürür.
************************
34-Es savmu cünnetün: Oruç kalkandır.

35-Es subhatü temneu’r rızk: Sabah uykusu, rızka engeldir.
************************
36-El hamrü ummü’l habais: İçki, kötülüklerin anasıdır.
************************
37-Zina’l uyûni en nazaru: gözlerin zinası bakmaktır.
************************
38-El kanâatü mâlün la yenfedü: Kanaat bitmez bir sermayedir.
************************
39-El hayaü minel iman: Hayâ(utanma duygusu) imandandır.
************************
40-El mer’ü ala dini halilihi: Kişi, arkadaşının dini üzeredir.
www.islamanahtari.com
huzurlu adresiniz

SEKIZINCI FASL

SEKİZİNCİ FASL

Herkes kabri üzerine çıkıp, ba’zısı çıplak, ba’zısı siyâh, ba’zısı beyâz elbiseli, ba’zısı da nûr saçar bir hâlde oturur. Her biri başlarını eğmiş olarak, ne yapacağını bilmiyerek, bin sene kadar dururlar. Sonra magribden bir ateş zuhûr eder ki, onun gürültüsüyle halk mahşere sürülür. Bu zemânda her mahlûk dehşete düşer. İnsan olsun, cin olsun, vahşî hayvanlar olsun, her birini kendi ameli alıp, kalk mahşere git, der.

Ameli güzel olan kimsenin ameli eşek, ba’zısının da katır sûretinde görünür. Amel sâhibini üzerine alıp mahşere götürür. Ba’zısının da, koç şeklinde görünür. Ba’zı kerre amel sâhibini üzerine alır götürür, ba’zan da bırakır. Her mü’minin bir nûru olur ki, önünden ve sağ yanından, o zemânki karanlık içerisinde her tarafı aydınlatır.

Sol taraflarında nûr yokdur. Belki karanlıkda hiçbir kimse hiçbirşey göremez. O karanlıkda kâfirler hayretde kalır. Îmânlarında şek ve şübhe olan kimseler [ve bid’at sâhibi olanlar, mezhebsizler] şaşirirlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin "rahmetullahi aleyhim ecma’în" bildirdiklerine uygun olarak doğru inanmış olan [Sünnî] mü’minler ise, onların zulmet ve tereddütlerine bakıp, Allahü teâlânın kendilerine hidâyet nûru verdiğine hamd ederler. Zîrâ, Cenâb-ı Hak, mü’minler için, azâb gören şakîlerin hâllerini ortaya koyar ki, bunda ba’zı fâideler vardır. Nitekim, Cennet ehli ve Cehennem ehli ne yapmışlarsa hepsi belli olur. Onun için, Allahü teâlâ meâlen, (Arkadaşına nazar etdi. Onu Cehennem ateşinde gördü), buyurdu. A’râf sûresinin kırkyedinci âyetinde de meâlen: (Cehennem ehline bakdıkları zemân, Cennet ehli: Ey Rabbimiz! Bizi zâlim kavmlerle berâber kılma derler) buyurdu. Zîrâ, dört şey vardır ki, kadrini, kıymetini ancak dört kimse bilir:

Hayâtın kadrini ancak ölü bilir. Ni’metin kadrini azâb çeken bilir. Servetin kadrini fakîr bilir. (Burada dördüncüsü yazılmamış. Fekat, Cennet ehlinin kadrini, Cehennem ehli bilir, demekdir).

Ba’zısının nûru, iki ayağı üzerinde ve parmakları ucunda görünür. Ba’zısının nûru, bir parlar, bir söner. Bunların nûrları îmânları kadardır. Kabrlerinden kalkdıkları vakt, hareketleri de, amelleri mikdârıdır. Sahîh olan bir hadîs-i şerîfde Peygamber efendimize "sallallahü aleyhi ve sellem" (Yâ Resûlallah! Biz nasıl haşr olunuruz?) diye sorulunca, cevâbında, (İki kişi bir deve üzerinde, beş kişi ve on kişi bir deve üzerinde haşr olunur) buyurdu.

Allahü teâlâ bilir, bu hadîs-i şerîfin ma’nâsı: (Bir kavm, islâmda birbirine yardım eder, dîni, îmânı, halâli, harâmı birbirlerine öğretirlerse, Allahü teâlâ onlara rahmet eder. Onların amelinden deve yaratır da, onun üzerine binerler. Öylece haşr olunurlar) demekdir. Bu ise, amelin za’îf olmasındandır. Çünki bunların, kendi amelleri bir deve olamadığından, ancak bir kaçının ameli bir deve olmakda ve buna müşterek binmekdedirler.

Bunlar şu insanlara benzerler ki, yolculuğa çıkmışlar. Fekat hiç kimsenin bir hayvan satın almağa vakti olmadığından, hayvan alıp gidecekleri yere gidemezler. Bunlardan iki veyâ üç kişi, bir hayvan satın alıp yolda ona müşterek binerler. Bu yolda ba’zan bir deveye on kişi binerler. Bu âcizlik amellerindendir. Bunun ma’nâsı, malda elini kısmakdır. Ya’nî hasîs olmakdır. Bununla berâber, selâmete çıkarılırlar. Öyle ise, bir amel işle ki, o amel sebebiyle Allahü teâlâ sana binek hayvanını nasîb etsin.

Şunu bilmelidir ki, bu kimseler âhıret ticâretinde fâide görüp, kâr edenlerdir. Bu takdîrde Allahü teâlâdan korkanlar,Allahü teâlânın dînini yayanlar, binicilerdir. Bunun için, Allahü teâlâ Meryem sûresinin seksenbeşinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâdan korkanlar, o gün, Rablerinin ni’metlerine müşterek olarak giderler) buyurdu.

Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" birgün Eshâbina buyurdular ki: (Benî-Isrâilde bir kişi vardi. Çok hayr yapardi. Hattâ, o zât sizin içinizde haşr olunacakdir). Eshâb-i kirâm dediler ki: (Yâ Resûlallah! Bu zât ne hayr yapardı?) Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdu ki: (Ona babasından çok mal kalmışdı. Bununla, bir bostan satın alıp, onu fakîrlere vakf etdi. Rabbim huzûruna vardığım zemân, bu, benim bostanım olur dedi. Yine bir çok altın ayırıp, onu fakîr ve za’îf kimselere verdi. Bununla da, cenâb-ı Hakdan câriye ve köle satın alırım, dedi. Yine birçok köle âzâd etdi. Bunlar dahî, Allahü teâlânın huzûrunda benim hizmetçilerim olur, dedi. Birgün de, bir a’mâya rast geldi. Gördü ki, ba’zan yürür, ba’zan düşer. Ona bir binecek hayvan satin alip, bu da, Allahü teâlânin huzûrunda benim binecek hayvanımdır dedi.)

Peygamber efendimiz bu hikâyeyi haber verdikden sonra da, (Nefsim, kudreti elinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bu hayvan onun için eyerlenmiş ve gem vurulmuş hâzır olduğunu görüyorum. Bu zât, ona biner de mahşere öylece gelir) buyurdu.

(Sırât-ı müstekîm üzre gidenle, gözleri a’mâ olup yüzüstüne gitdiği yolu bilmiyen müsâvi midir) meâlindeki Mülk sûresi yirmiikinci âyet-i kerîmesinin tefsîrinde buyuruldu ki, Allahü teâlâ, kıyâmet günü için mü’minlerin haşr olunmasi ile, kâfirlerin haşrine, bu âyet-i kerîmeyi misâl kildi.

Nitekim Meryem sûresi seksenaltıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Kâfirleri yüzleri üzerine sürünerek, Cehenneme göndeririz) buyurdu. Bu ma’nâ, ba’zı kerre yürürler, ba’zı kerre de sürünürler demekdir. Çünki, cenâb-ı Hak, başka bir âyet-i kerîmede, (Yürürler) buyuruyor. Nûr sûresi yirmidördüncü âyetinde meâlen, (Ve yapdıklarını dilleri, elleri ve ayakları haber verir) buyurdu. Bunun gibi, âyet-i kerîmedeki (Kör olarak) ma’nâsı da, kâfirler, mü’minlerin önünde ve sağ yanında parlayan nûrdan mahrûm olurlar demekdir. Temâmen kör olurlar demek değildir. Ya’nî karanlıkda kalır, göremezler demekdir. Çünki, biliyoruz ki, kâfirler semâya bakarlar, bulut ile yarılmış olduğunu, meleklerin indiğini, dağların yürüdüğünü, yıldızların döküldüğünü görürler.

Kıyâmet gününün korkuları, meâli, (Bu Kur’ân-ı kerîm sihr midir? Yâhud siz onu göremiyorsunuz) olan Tûr sûresinin onbeşinci âyet-i kerîmesinin tefsîridir. Bunun için, kıyâmetde olan a’mâlıkdan murâd, karanlığa dalmakdır. Ve Allahü teâlânın cemâl-i ilâhîsini görmekden men’ olunmakdır. Çünki, Allahü teâlânın nûru ile mahşer yeri aydınlanır. Hâlbuki, o zemân, onların gözlerine perde gelip bu nûrlardan birşey görmezler.

Allahü teâlâ, onların kulaklarına da perde çeker. Kelâmullahı işitmezler. Hâlbuki melekler, meâl-i şerîfi, (Şimdi sizin üzerinize korku yokdur. Siz mahzûn dahî olmazsınız. Siz ve zevceleriniz, Cennete sevincle dâhil oldunuz) olan A’raf sûresi kırkdokuzuncu ve Zuhruf sûresinin yetmişinci âyetleri ile nidâ ederler. Mü’minler bunu işitir, kâfirler işitmezler.

Kâfirler konuşmakdan da men’ olunur. Onlar dilsiz gibidirler. Bu da, Allahü teâlânın meâli, (Bu bir zemândır ki, onlar söylemezler ve söylemeğe izn dahî verilmez) olan, Mürselât sûresinin otuzbeş ve otuzaltıncı âyet-i kerîmelerinden anlaşılmakdadır.

İnsanlar dünyâdaki işlerine göre haşr olunur. Ba’zıları çalgı çalmakla ve dinlemekle meşgûl olmuşdur. [Her çalgı kasd olunmakdadır. İbâdetleri, Kur’ân-ı kerîm ve zikr okumağı, çalgı ile yapmak da buna dâhildir. Çünki hiçbir çalgıda Allahü teâlânın rızâsı yokdur.] Hayâtlarında çalgı çalmağa ve dinlemeğe devâm edenler, kabrinden kalkdığı vakt, sağ eliyle onu alır ve atar. O çalgıya der ki, (La’net olsun sana! Beni Allahü teâlânın zikrinden meşgûl etdin!). O çalgı ona geri gelir. Der ki, (Allahü teâlâ, aramızda hükm edinceye kadar, ben senin arkadaşınım. O vakte kadar ayrılamam). Böylece dünyâda alkollü içki içenler, serhoş olarak haşr olunur. Başları, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkan kadınlar, kızlar, buralarından kanlar, irinler akarak haşr olunur. Zurnacı zurna çalarak haşr olunur. Her kimse, böyle Allahü teâlânın yolundan ayrılırsa, o hâl üzere haşr olunur.

Sahîh olan hadîs-i şerîfde rivâyet olundu ki: (Şerâb içen kimse, ateşden şerâb kabı boynuna asılmış ve kadehi elinde olarak yeryüzündeki leşlerin hepsinden dahâ fenâ kokduğu ve yeryüzündeki eşyânın hepsi ona la’net etdiği hâlde haşr olunur).

Zulm edilerek ölenler, zulm olundukları üzre haşr olunurlar. Sahîh olan hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: (Allah yolunda öldürülüp, şehîd olanlar, kıyâmet gününde, yaralarının kanı akarak gelirler. Rengi kan ve kokusu misk kokusu gibi olur. Huzûr-ı Mevlâya haşr oluncaya kadar, bu hâl üzre bulunurlar.)

Bu zemânda melekler, onları, fırka fırka, cemâ’at cemâ’at sevk ederler. Herbirinin altında, kendilerine zulm edenler bulunarak haşr olunurlar. İnsan, cin ve şeytân ve yırtıcı hayvanlar ve kuşlar, bir yerde toplanırlar. O zemân yeryüzü düz beyâz, gümüş gibi düz olur.

Melekler, yeryüzündeki bütün cânlıların etrâfında bir halka olmuşlardır. Yeryüzünde bulunanlardan on katdan ziyâdedir.

Bundan sonra, Allahü teâlâ, ikinci kat gök meleklerine emr eder ki, birinci kat gök meleklerini ve mahlûkâtı çevirirler. Bunlar da, hepsinin yirmi mislinden ziyâdedir.

Sonra, üçüncü kat melekleri nâzil olup, hepsinin etrâfını bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin otuz mislinden ziyâdedir.

Sonra dördüncü kat melekleri, hepsinin etrâfını bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin kırk mislinden ziyâdedir.

Sonra, beşinci kat göğün melekleri nâzil olup, bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin elli mislinden ziyâdedir.

Dahâ sonra, altıncı kat gök melekleri nâzil olup, hepsinin etrâfını bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin altmış mislinden ziyâdedirler.

En sonra, yedinci kat gök melekleri nâzil olup, bir halka olarak hepsini çevirirler ki, bunlar cümlesinin yetmiş mislinden ziyâdedirler.

Bu zemânda, halk birbirine karma karışık olur. İzdihâmın çok olmasından birbirlerinin ayaklarına basarlar. Herkes, günâhına göre, tere gark olur. Ba’zısı, kulaklarına kadar, ba’zısı boğazına kadar, ba’zısı göğsüne kadar, ba’zısı omuzlarına kadar, ba’zısı dizlerine kadar, hamamdaki gibi bir tere gark olunmuşlardır. Ba’zı kimseler de vardır, susuz olan kimse, su içdiği vakt, nasıl terlerse, o kadar az terler.

(Eshâb-ı rey) ki, onlar minber sâhibi olanlardır. (Eshâb-ı rışh), terliyenlerdir. (Eshâb-ı ka’beyn), [ya’nî topuklarına kadar terliyenler] suda boğularak vefât edenlerdir. Melekler bunlara: (Sizin için şimdi korku ve hüzn yokdur) diye nidâ ederler.

Ba’zı Ârifler bana haber verdi ki, bunlar (Evvâbûn)durlar. (Fudayl bin İyâd) "rahmetullahi aleyh"[1] ve gayrıları bunlardandır. Çünki, Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" (Günâhından tevbe eden kimse, hiç günâh işlememiş gibidir) buyururdu. Bu hadîs-i şerîf mutlakdır. Ya’nî bir şarta bagli degildir. Bu üç sinif, ya’nî (ehl-i rey, ehl-i rışh, ehl-i ka’b), (O gün ba’zılarının yüzleri ak, ba’zılarının ise siyâh olur) meâlindeki Âl-i İmrân sûresinin yüzaltıncı âyet-i kerîmesince, yüzleri beyâz olanlardır. Bunlardan gayrisinin yüzleri siyâh olur. Nasıl ızdırâb ve terlemek olmasın ki, güneş başlarına yaklaşmışdır. Hattâ bir kimse elini uzatırsa yapışacağım zan eder. Güneşin harâreti şimdiki gibi değildir. Yetmiş kat kadardır. Ba’zı selef dedi ki: Eğer güneş, kıyâmetde olduğu gibi, şimdi yer üzerine doğsa, elbette yeryüzünü yakar, taşları eritir ve ırmakları kuruturdu.

Bu zemânda, mahlûkât Arasât meydânında beyâz yerde, gâyet şiddet ile sıkıntı çekerler. Bu beyâz yeri, Allahü teâlâ, meâl-i şerîfi, (O gün, Vâhid ve Kahhâr olarak yeryüzünü başka şekle, gökleri de başka şekle çevirdiğim zemândır. O gün, herşey bana itâat eder) olan İbrâhîm sûresinin kırksekizinci âyetinde beyân buyurmuşdur.

O zemân, yeryüzünde bulunanlar, çeşidli şekllerdedirler. Dünyâda büyük görünenler, büyüklenenler, mahşerde zerre kadardır. Hadîs-i şerîfde kibrlilerin zerre gibi olacakları bildirilmişdir. Onlar hakîkaten zerre kadar küçük değildirler. Belki ayaklar altında kalıp çiğnendiklerinden, zelîl ve hakîr olmalarından, zerreler gibidir buyurulmuşdur.

Bunların arasında bir kavm, tatlı ve soğuk sâf sular içerler. Zîrâ, sabî, küçük çocuk iken vefât eden mü’min çocuklar, babalarının etrâfında, Cennet ırmaklarından doldurdukları kâselerle dönerler ve onlara su verirler.

Selef-i sâlihînden ba’zılarından rivâyet olundu ki, bir zâtın rü’yâsında kıyâmet kopmuş. O zât, mevkıfde gâyet susuz olarak dururmuş. Küçük çocukların su dağıtdığını görmüş. O zât buyurur ki:(Aman bana da bir yudum su verin). İçlerinden bir sabî dedi ki: (Bizim içimizde senin çocuğun var mıdır?) Ben hayır dedim. (Öyle ise Cennet şerâbından sana nasîb yokdur) dedi.

Bu hikâyede evlenme ve çocuk sâhibi olmanın efdal olmasına işâret vardır. Su dağıtan çocukların şartları (İhyâ-ül-ulûm) kitâbımızda anlatıldı.

Bir kısm insanlar da bulunur ki, başlarına yakın bir gölge gelmiş. Mahşerin harâretinden onları muhâfaza eder. Bu gölge ise, dünyâda verdiği zekât ve sadakalardır.

Bu hâlde bin sene kadar dururlar. (İhyâ-ül-ulûm) kitâbımızda anlatılan Müddessir sûresinde meâl-i şerîfi, (Sûra üfürüldüğü zemân) olan âyet-i kerîmeyi işitince bu hâlde dururlar. Bu âyet-i kerîme Kur’ân-ı kerîmin sırlarındandır.

Sûra üfürmenin dehşetinden tüyler titrer, gözler nereye bakacağını şaşırır ve mü’min ve kâfirler sevk olunurlar. Bu kıyâmet gününün şiddetini ziyâdeleşdiren bir azâbdır.

Bu vakt, Arşı sekiz melek yüklenip götürür. Onlardan bir melek bir adımında, yirmibin senelik dünyâ yolunu yürür.

Melekler ve bulutlar, Arş-ı a’lâ karâr edinceye kadar, aklların anlayamıyacağı tesbîhler ile tesbîh ederler. Bu şeklde, Arş-ı a’lâ, Allahü teâlâ kendisi için halk eylediği beyâz arzın üzerinde karar kılar. Bu zemân, hiçbirşeyin tâkat getiremiyeceği, Allahü teâlânın azâbından, başlar aşağı eğilir. Cümle halk sıkıntı içinde mahbûs ve şaşkın kalıp, şefkat ararlar. Peygamberlere ve âlimlere korku gelir. Evliyâ ve şehîdler "rahmetullahi aleyhim ecma’în" hiç tâkat getirilemiyecek olan Allahü teâlânın azâbından feryâd ederler. Bunlar, bu hâl üzereyken, güneşin nûrundan çok dahâ fazla olan bir nûr bunları içine alır. Zâten güneşin harâretine tâkat getiremiyen kimseler, bunu müşâhede etdikleri gibi, karma karışık olurlar. Bin sene de, bu hâl üzere kalırlar. Allahü teâlâ tarafından kendilerine bir şey söylenmez.

Bu vakt insanlar, ilk Peygamber olan Âdem aleyhisselâma giderler. (Ey insanların babası! Hâlimiz pek fenâdır). Kâfirler ise: (Yâ Rab! Bize merhamet et. Bizi şu şiddet ve meşakkatden kurtar), derler.

İnsanlar Âdem aleyhisselâma derler ki, (Yâ Âdem "aleyhisselâm"! Sen azîz ve şerîf bir Peygambersin ki, Allahü teâlâ seni yaratdı. Melekleri sana secde etdirdi. Sana kendi rûhundan üfledi. Kazâ ve hesâba başlaması için bize şefâ’at eyle ki, Allahü teâlâ ne murâd ederse, onunla mahkûm olalım. Ve nereye emr ederse, herkes oraya gitsin. Herşeyin hâkimi ve mâliki olan Allahü teâlâ, mahlûklarına dilediğini yapsın) diye yalvarırlar.

Âdem "aleyhisselâm" buyurur ki: (Ben Allahü teâlânın yasak etdiği ağacın meyvesinden yidim. Bu zemânda Allahü teâlâdan utanırım. Fekat siz, Resûllerin ilki olan Nûh "aleyhisselâm"a gidiniz). Bunun üzerine bin sene aralarında meşveret ederek dururlar.

Sonra Nûh "aleyhisselâm"a giderler de: (Sen Resûllerin ilkisin. Hiç dayanılmayacak bir hâldeyiz. Bizim muhâkememizin çabuk yapılması için bize şefâ’at eyle! Şu mahşer cezâsindan kurtulalim) diye yalvarirlar. Nûh "aleyhisselâm" onlara cevâb olarak: (Ben Allahü teâlâya düâ eyledim. Yeryüzünde ne kadar insan varsa, o düâ sebebiyle boğuldu. Bunun için, Allahü teâlâdan utanırım. Fekat siz, İbrâhîm "aleyhisselâm"a gidiniz ki, o Halîlullahdır. Allahü teâlâ Hac sûresinin son âyetinde meâlen, (İbrâhîm "aleyhisselâm" siz dünyâya gelmezden evvel, size müslimân diye ism verdi) buyurdu. Belki o size şefâ’at eder) der.

Yine evvelki gibi aralarında bin sene dahâ konuşurlar. Sonra, İbrâhîm "aleyhisselâm"a gelirler. (Ey müslimânların babası! Sen o zâtsın ki, Allahü teâlâ, seni kendine halîl, dost eyledi. Bize şefâ’at eyle! Allahü teâlâ, mahlûkat arasında, hükmünü versin) derler. İbrâhîm "aleyhisselâm"onlara: (Ben dünyâda üç kerre kinâye söyledim. Bunları söyliyerek din yolunda mücâdele etdim. Şimdi Allahü teâlâdan bu makâmda şefâ’at izni istemekden utanırım. Siz Mûsâ "aleyhisselâm"a gidiniz. Zîrâ, Allahü teâlâ onunla konuşdu ve kendisine ma’nevî yakınlık gösterdi. O, sizin için şefâ’at eder) buyurur. Bunun üzerine yine bin sene durarak birbirleriyle istişâre ederler. Fekat bu zemânda hâlleri gâyet güçleşir. Mahşer yeri ise, çok daralir. Sonra Mûsâ "aleyhisselâm"a gelip, derler ki: (Yâ ibni İmrân! Sen o zâtsın ki, Allahü teâlâ seninle konuşdu. Sana Tevrâtı indirdi. Hesâbın başlaması için bize şefâ’at eyle! Zîrâ burada durmamız çok uzadı. İzdihâm pek ziyâdeleşdi. Ayaklar birbirleri üzerine birikdi). Mûsâ "aleyhisselâm" onlara der ki: (Ben, Allahü teâlâya, âl-i Fir’avnın senelerce hoşlanmıyacakları şeylerle cezâlandırılması için düâ etdim. Sonra gelenlere ibret olmalarını ricâ eyledim. Şimdi şefâ’at etmeğe utanırım. Fekat, Cenâb-ı Hak rahmet, mağfiret sâhibidir. Siz Îsâ "aleyhisselâm"a gidiniz. Çünki yakîn cihetiyle Resûllerin en esahhı, ma’rifet ve zühd cihetinden, en efdali ve hikmet cihetinden en üstünüdür. Size O şefâ’at eder) buyurur. Bunlar, aralarında bin sene müşâvere ederler. Hâlbuki, onların sıkıntıları dahâ ziyâde olur.

Sonra Îsâ "aleyhisselâm"a gelirler. Derler ki: (Sen Allahü teâlânın rûhu ve kelimesisin, Allahü teâlâ senin için Âl-i İmrân sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Dünyâda ve âhıretde "Vecîh" ya’nî çok kıymetli) buyurdu. Bize Rabbinden şefâ’at eyle!) Îsâ "aleyhisselâm" buyurur ki: (Benim kavmim, beni ve annemi Allahdan başka ilâh ittihâz eylediler. Nasil şefâ’at ederim ki, bana da ibâdet etdiler. Ve bana oğul ve Allahü teâlâya baba ismini verdiler. Fekat, siz gördünüz mü ki, birinizin kesesi olsun da, içinde nafakası olmasın. Ve ağzı da mühürlü olsun. O mührü bozmadan o nafakaya vâsıl olsun. Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusu Muhammede "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" gidiniz. Zîrâ O, da’vetini ve şefâ’atini ümmeti için hâzırladı. Çünki, kavmi Ona çok kerre ezâ etdiler. Mubârek alnını yardılar. Mubârek dişini kırdılar. Kendisine delilik isnâd etdiler. Hâlbuki, o yüce Peygamber "sallallahü aleyhi ve sellem" onların iftihâr cihetinden en iyisi ve şeref cihetinden en yükseği idi. Onların tehammül olunmıyacak ezâ ve cefâlarına mukâbil, Yûsüf "aleyhisselâm"ın kardeşlerine söylediği, (Şimdi sizin, başınıza kakmak yokdur. Erhamürrâhimîn olan Cenâb-ı Allah, size mağfiret eder) meâlindeki âyet-i kerîme ile cevâb verirdi. Îsâ "aleyhisselâm", Peygamberimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" fazîletlerini anlatır, hepsi Muhammed "aleyhisselâm"a bir an evvel kavuşmak ister.

Hemen Muhammed "aleyhisselâm"ın minberine gelirler. Derler ki: (Sen Habîbullahsın! Habîb ise, vâsıtaların en fâidelisidir. Bize Rabbinden şefâ’at eyle! Zîrâ, Peygamberlerin birincisi olan Âdem "aleyhisselâm"a gitdik. Bizi Nûh "aleyhisselâm"a gönderdi. Nûh "aleyhisselâm"a gitdik. İbrâhîm "aleyhisselâm"a gönderdi. İbrâhîm "aleyhisselâm"a gitdik. Mûsâ aleyhisselâma gönderdi. Musâ aleyhisselâma gitdik. Îsâ "aleyhisselâm"a gönderdi. Îsâ "aleyhisselâm" ise, size gönderdi. Yâ Resûlallah "sallallahü aleyhi ve sellem"! Senden sonra gidecek bir yer yokdur).

Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem"efendimiz: (Allahü teâlâ izn verir ve râzı olursa, şefâ’at ederim) buyurur.

(Surâdikât-i celâl), ya’nî celâl perdesine varır. Allahü teâlâdan şefâ’at için izn ister. Kendisine izn verilir. Perdeler kalkar. Arş-i a’lâya girer. Secdeye kapanır. Bin sene secdede durur. Bundan sonra, cenâb-ı Hakkı bir hamd ile hamd eder ki, âlem yaratıldığından beri, hiç kimse, Allahü teâlâyı böyle medh etmemişdir.

Ba’zı ârifler dedi ki: (Allahü teâlâ âlemleri yaratınca kendisini böyle hamdler ile medh ve senâ buyurmuşdu). Arş-ı a’lâ, Cenâb-ı Hakka ta’zîmen hareket etmekdedir. Bu müddet içinde hâlleri pek ziyâde kötüleşir. Meşakkat ve zahmetleri artar. Insanlardan her biri, dünyâda simsiki sakladiklari mali boyunlarina geçirmişlerdir. Deve zekâtini vermiyenlerin, boynuna deve yüklenir. Öyle bagirir ve agirlaşir ki, büyük daglar gibi olur. Sigir, koyun zekâti vermiyenler de, böyle olur. Bunlarin feryâdlari âdetâ gök gürlemesi gibidir.

Ekin zekâtini, ya’nî uşrunu vermiyenlerin boynuna ekin denkleri yüklenir ki, dünyâda hangi cins ekinin zekâtini vermemiş ise, o nev’den, o denkler dolmuşdur. Eger bugday ise, bugday, arpa ise arpa dolmuşdur ki, agirligindan altinda "vâveylâ", "vâseburâ" [1] diye bagirir. Altin, gümüş ve [kâgid] para ve sâir ticâret mali zekâtindan vermeyenler de, dehşetli bir yilani yüklenir ki, o yilanin başinda yalniz iki örgüsü vardir. Kuyrugu burnuna girmişdir. Boynu ile halkalanmiş, boynu üzerinde yüklenmiş, hattâ degirmen taşlarini yüklenmiş kadar agirligi vardir. Bagirirlar, bu nedir, derler. Melekler onlara: (Bunlar, dünyâda zekâtini vermediginiz mallarinizdir) derler. Işte bu dehşetli hâl, Âl-i Imrân sûresinin meâl-i şerîfi, (Dünyâda esirgedikleri, kiyâmet günü boyunlarina takilir) olan, yüzsekseninci âyet-i kerîmesi ile bildirilmişdir.

Diger bir firka ise, avret yerleri gâyet büyümüş, cerâhat ve irin akar. Onlarin fenâ kokusundan etrâfda bulunanlar çok râhatsiz olur. Bunlar, zinâ yapanlar ve başlari, saçlari, kollari, bacaklari açik sokaga çikan kadinlardir.

Diger bir firka da vardir ki, agaç dallarina asilirlar. Bunlar dünyâda livâta yapanlardir.

Diger bir firkasi da, dilleri agizlarindan çikmiş ve gögüslerine sarkmiş, gâyet çirkin bir hâldedirler ki, insan görmek istemez. Bunlar yalan ve iftirâ söyliyenlerdir.

Bir firka dahî, karinlari yüksek daglar kadar büyümüş oldugu hâlde bulunur. Bunlar, dünyâda zarûret olmadan ve muâmele yapmadan fâizli mal ve para alıp verenlerdir. Bu gibi harâm işliyenlerin günâhları, fenâ hâlde açığa vurulur. [Fâiz için zarûretin ne olduğu ve muâmele ile satış yaparak fâiz almak (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbında bildirilmişdir.]
SEKİZİNCİ FASL

Herkes kabri üzerine çıkıp, ba’zısı çıplak, ba’zısı siyâh, ba’zısı beyâz elbiseli, ba’zısı da nûr saçar bir hâlde oturur. Her biri başlarını eğmiş olarak, ne yapacağını bilmiyerek, bin sene kadar dururlar. Sonra magribden bir ateş zuhûr eder ki, onun gürültüsüyle halk mahşere sürülür. Bu zemânda her mahlûk dehşete düşer. İnsan olsun, cin olsun, vahşî hayvanlar olsun, her birini kendi ameli alıp, kalk mahşere git, der.

Ameli güzel olan kimsenin ameli eşek, ba’zısının da katır sûretinde görünür. Amel sâhibini üzerine alıp mahşere götürür. Ba’zısının da, koç şeklinde görünür. Ba’zı kerre amel sâhibini üzerine alır götürür, ba’zan da bırakır. Her mü’minin bir nûru olur ki, önünden ve sağ yanından, o zemânki karanlık içerisinde her tarafı aydınlatır.

Sol taraflarında nûr yokdur. Belki karanlıkda hiçbir kimse hiçbirşey göremez. O karanlıkda kâfirler hayretde kalır. Îmânlarında şek ve şübhe olan kimseler [ve bid’at sâhibi olanlar, mezhebsizler] şaşirirlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin "rahmetullahi aleyhim ecma’în" bildirdiklerine uygun olarak doğru inanmış olan [Sünnî] mü’minler ise, onların zulmet ve tereddütlerine bakıp, Allahü teâlânın kendilerine hidâyet nûru verdiğine hamd ederler. Zîrâ, Cenâb-ı Hak, mü’minler için, azâb gören şakîlerin hâllerini ortaya koyar ki, bunda ba’zı fâideler vardır. Nitekim, Cennet ehli ve Cehennem ehli ne yapmışlarsa hepsi belli olur. Onun için, Allahü teâlâ meâlen, (Arkadaşına nazar etdi. Onu Cehennem ateşinde gördü), buyurdu. A’râf sûresinin kırkyedinci âyetinde de meâlen: (Cehennem ehline bakdıkları zemân, Cennet ehli: Ey Rabbimiz! Bizi zâlim kavmlerle berâber kılma derler) buyurdu. Zîrâ, dört şey vardır ki, kadrini, kıymetini ancak dört kimse bilir:

Hayâtın kadrini ancak ölü bilir. Ni’metin kadrini azâb çeken bilir. Servetin kadrini fakîr bilir. (Burada dördüncüsü yazılmamış. Fekat, Cennet ehlinin kadrini, Cehennem ehli bilir, demekdir).

Ba’zısının nûru, iki ayağı üzerinde ve parmakları ucunda görünür. Ba’zısının nûru, bir parlar, bir söner. Bunların nûrları îmânları kadardır. Kabrlerinden kalkdıkları vakt, hareketleri de, amelleri mikdârıdır. Sahîh olan bir hadîs-i şerîfde Peygamber efendimize "sallallahü aleyhi ve sellem" (Yâ Resûlallah! Biz nasıl haşr olunuruz?) diye sorulunca, cevâbında, (İki kişi bir deve üzerinde, beş kişi ve on kişi bir deve üzerinde haşr olunur) buyurdu.

Allahü teâlâ bilir, bu hadîs-i şerîfin ma’nâsı: (Bir kavm, islâmda birbirine yardım eder, dîni, îmânı, halâli, harâmı birbirlerine öğretirlerse, Allahü teâlâ onlara rahmet eder. Onların amelinden deve yaratır da, onun üzerine binerler. Öylece haşr olunurlar) demekdir. Bu ise, amelin za’îf olmasındandır. Çünki bunların, kendi amelleri bir deve olamadığından, ancak bir kaçının ameli bir deve olmakda ve buna müşterek binmekdedirler.

Bunlar şu insanlara benzerler ki, yolculuğa çıkmışlar. Fekat hiç kimsenin bir hayvan satın almağa vakti olmadığından, hayvan alıp gidecekleri yere gidemezler. Bunlardan iki veyâ üç kişi, bir hayvan satın alıp yolda ona müşterek binerler. Bu yolda ba’zan bir deveye on kişi binerler. Bu âcizlik amellerindendir. Bunun ma’nâsı, malda elini kısmakdır. Ya’nî hasîs olmakdır. Bununla berâber, selâmete çıkarılırlar. Öyle ise, bir amel işle ki, o amel sebebiyle Allahü teâlâ sana binek hayvanını nasîb etsin.

Şunu bilmelidir ki, bu kimseler âhıret ticâretinde fâide görüp, kâr edenlerdir. Bu takdîrde Allahü teâlâdan korkanlar,Allahü teâlânın dînini yayanlar, binicilerdir. Bunun için, Allahü teâlâ Meryem sûresinin seksenbeşinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâdan korkanlar, o gün, Rablerinin ni’metlerine müşterek olarak giderler) buyurdu.

Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" birgün Eshâbina buyurdular ki: (Benî-Isrâilde bir kişi vardi. Çok hayr yapardi. Hattâ, o zât sizin içinizde haşr olunacakdir). Eshâb-i kirâm dediler ki: (Yâ Resûlallah! Bu zât ne hayr yapardı?) Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdu ki: (Ona babasından çok mal kalmışdı. Bununla, bir bostan satın alıp, onu fakîrlere vakf etdi. Rabbim huzûruna vardığım zemân, bu, benim bostanım olur dedi. Yine bir çok altın ayırıp, onu fakîr ve za’îf kimselere verdi. Bununla da, cenâb-ı Hakdan câriye ve köle satın alırım, dedi. Yine birçok köle âzâd etdi. Bunlar dahî, Allahü teâlânın huzûrunda benim hizmetçilerim olur, dedi. Birgün de, bir a’mâya rast geldi. Gördü ki, ba’zan yürür, ba’zan düşer. Ona bir binecek hayvan satin alip, bu da, Allahü teâlânin huzûrunda benim binecek hayvanımdır dedi.)

Peygamber efendimiz bu hikâyeyi haber verdikden sonra da, (Nefsim, kudreti elinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bu hayvan onun için eyerlenmiş ve gem vurulmuş hâzır olduğunu görüyorum. Bu zât, ona biner de mahşere öylece gelir) buyurdu.

(Sırât-ı müstekîm üzre gidenle, gözleri a’mâ olup yüzüstüne gitdiği yolu bilmiyen müsâvi midir) meâlindeki Mülk sûresi yirmiikinci âyet-i kerîmesinin tefsîrinde buyuruldu ki, Allahü teâlâ, kıyâmet günü için mü’minlerin haşr olunmasi ile, kâfirlerin haşrine, bu âyet-i kerîmeyi misâl kildi.

Nitekim Meryem sûresi seksenaltıncı âyet-i kerîmesinde meâlen, (Kâfirleri yüzleri üzerine sürünerek, Cehenneme göndeririz) buyurdu. Bu ma’nâ, ba’zı kerre yürürler, ba’zı kerre de sürünürler demekdir. Çünki, cenâb-ı Hak, başka bir âyet-i kerîmede, (Yürürler) buyuruyor. Nûr sûresi yirmidördüncü âyetinde meâlen, (Ve yapdıklarını dilleri, elleri ve ayakları haber verir) buyurdu. Bunun gibi, âyet-i kerîmedeki (Kör olarak) ma’nâsı da, kâfirler, mü’minlerin önünde ve sağ yanında parlayan nûrdan mahrûm olurlar demekdir. Temâmen kör olurlar demek değildir. Ya’nî karanlıkda kalır, göremezler demekdir. Çünki, biliyoruz ki, kâfirler semâya bakarlar, bulut ile yarılmış olduğunu, meleklerin indiğini, dağların yürüdüğünü, yıldızların döküldüğünü görürler.

Kıyâmet gününün korkuları, meâli, (Bu Kur’ân-ı kerîm sihr midir? Yâhud siz onu göremiyorsunuz) olan Tûr sûresinin onbeşinci âyet-i kerîmesinin tefsîridir. Bunun için, kıyâmetde olan a’mâlıkdan murâd, karanlığa dalmakdır. Ve Allahü teâlânın cemâl-i ilâhîsini görmekden men’ olunmakdır. Çünki, Allahü teâlânın nûru ile mahşer yeri aydınlanır. Hâlbuki, o zemân, onların gözlerine perde gelip bu nûrlardan birşey görmezler.

Allahü teâlâ, onların kulaklarına da perde çeker. Kelâmullahı işitmezler. Hâlbuki melekler, meâl-i şerîfi, (Şimdi sizin üzerinize korku yokdur. Siz mahzûn dahî olmazsınız. Siz ve zevceleriniz, Cennete sevincle dâhil oldunuz) olan A’raf sûresi kırkdokuzuncu ve Zuhruf sûresinin yetmişinci âyetleri ile nidâ ederler. Mü’minler bunu işitir, kâfirler işitmezler.

Kâfirler konuşmakdan da men’ olunur. Onlar dilsiz gibidirler. Bu da, Allahü teâlânın meâli, (Bu bir zemândır ki, onlar söylemezler ve söylemeğe izn dahî verilmez) olan, Mürselât sûresinin otuzbeş ve otuzaltıncı âyet-i kerîmelerinden anlaşılmakdadır.

İnsanlar dünyâdaki işlerine göre haşr olunur. Ba’zıları çalgı çalmakla ve dinlemekle meşgûl olmuşdur. [Her çalgı kasd olunmakdadır. İbâdetleri, Kur’ân-ı kerîm ve zikr okumağı, çalgı ile yapmak da buna dâhildir. Çünki hiçbir çalgıda Allahü teâlânın rızâsı yokdur.] Hayâtlarında çalgı çalmağa ve dinlemeğe devâm edenler, kabrinden kalkdığı vakt, sağ eliyle onu alır ve atar. O çalgıya der ki, (La’net olsun sana! Beni Allahü teâlânın zikrinden meşgûl etdin!). O çalgı ona geri gelir. Der ki, (Allahü teâlâ, aramızda hükm edinceye kadar, ben senin arkadaşınım. O vakte kadar ayrılamam). Böylece dünyâda alkollü içki içenler, serhoş olarak haşr olunur. Başları, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkan kadınlar, kızlar, buralarından kanlar, irinler akarak haşr olunur. Zurnacı zurna çalarak haşr olunur. Her kimse, böyle Allahü teâlânın yolundan ayrılırsa, o hâl üzere haşr olunur.

Sahîh olan hadîs-i şerîfde rivâyet olundu ki: (Şerâb içen kimse, ateşden şerâb kabı boynuna asılmış ve kadehi elinde olarak yeryüzündeki leşlerin hepsinden dahâ fenâ kokduğu ve yeryüzündeki eşyânın hepsi ona la’net etdiği hâlde haşr olunur).

Zulm edilerek ölenler, zulm olundukları üzre haşr olunurlar. Sahîh olan hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: (Allah yolunda öldürülüp, şehîd olanlar, kıyâmet gününde, yaralarının kanı akarak gelirler. Rengi kan ve kokusu misk kokusu gibi olur. Huzûr-ı Mevlâya haşr oluncaya kadar, bu hâl üzre bulunurlar.)

Bu zemânda melekler, onları, fırka fırka, cemâ’at cemâ’at sevk ederler. Herbirinin altında, kendilerine zulm edenler bulunarak haşr olunurlar. İnsan, cin ve şeytân ve yırtıcı hayvanlar ve kuşlar, bir yerde toplanırlar. O zemân yeryüzü düz beyâz, gümüş gibi düz olur.

Melekler, yeryüzündeki bütün cânlıların etrâfında bir halka olmuşlardır. Yeryüzünde bulunanlardan on katdan ziyâdedir.

Bundan sonra, Allahü teâlâ, ikinci kat gök meleklerine emr eder ki, birinci kat gök meleklerini ve mahlûkâtı çevirirler. Bunlar da, hepsinin yirmi mislinden ziyâdedir.

Sonra, üçüncü kat melekleri nâzil olup, hepsinin etrâfını bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin otuz mislinden ziyâdedir.

Sonra dördüncü kat melekleri, hepsinin etrâfını bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin kırk mislinden ziyâdedir.

Sonra, beşinci kat göğün melekleri nâzil olup, bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin elli mislinden ziyâdedir.

Dahâ sonra, altıncı kat gök melekleri nâzil olup, hepsinin etrâfını bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin altmış mislinden ziyâdedirler.

En sonra, yedinci kat gök melekleri nâzil olup, bir halka olarak hepsini çevirirler ki, bunlar cümlesinin yetmiş mislinden ziyâdedirler.

Bu zemânda, halk birbirine karma karışık olur. İzdihâmın çok olmasından birbirlerinin ayaklarına basarlar. Herkes, günâhına göre, tere gark olur. Ba’zısı, kulaklarına kadar, ba’zısı boğazına kadar, ba’zısı göğsüne kadar, ba’zısı omuzlarına kadar, ba’zısı dizlerine kadar, hamamdaki gibi bir tere gark olunmuşlardır. Ba’zı kimseler de vardır, susuz olan kimse, su içdiği vakt, nasıl terlerse, o kadar az terler.

(Eshâb-ı rey) ki, onlar minber sâhibi olanlardır. (Eshâb-ı rışh), terliyenlerdir. (Eshâb-ı ka’beyn), [ya’nî topuklarına kadar terliyenler] suda boğularak vefât edenlerdir. Melekler bunlara: (Sizin için şimdi korku ve hüzn yokdur) diye nidâ ederler.

Ba’zı Ârifler bana haber verdi ki, bunlar (Evvâbûn)durlar. (Fudayl bin İyâd) "rahmetullahi aleyh"[1] ve gayrıları bunlardandır. Çünki, Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" (Günâhından tevbe eden kimse, hiç günâh işlememiş gibidir) buyururdu. Bu hadîs-i şerîf mutlakdır. Ya’nî bir şarta bagli degildir. Bu üç sinif, ya’nî (ehl-i rey, ehl-i rışh, ehl-i ka’b), (O gün ba’zılarının yüzleri ak, ba’zılarının ise siyâh olur) meâlindeki Âl-i İmrân sûresinin yüzaltıncı âyet-i kerîmesince, yüzleri beyâz olanlardır. Bunlardan gayrisinin yüzleri siyâh olur. Nasıl ızdırâb ve terlemek olmasın ki, güneş başlarına yaklaşmışdır. Hattâ bir kimse elini uzatırsa yapışacağım zan eder. Güneşin harâreti şimdiki gibi değildir. Yetmiş kat kadardır. Ba’zı selef dedi ki: Eğer güneş, kıyâmetde olduğu gibi, şimdi yer üzerine doğsa, elbette yeryüzünü yakar, taşları eritir ve ırmakları kuruturdu.

Bu zemânda, mahlûkât Arasât meydânında beyâz yerde, gâyet şiddet ile sıkıntı çekerler. Bu beyâz yeri, Allahü teâlâ, meâl-i şerîfi, (O gün, Vâhid ve Kahhâr olarak yeryüzünü başka şekle, gökleri de başka şekle çevirdiğim zemândır. O gün, herşey bana itâat eder) olan İbrâhîm sûresinin kırksekizinci âyetinde beyân buyurmuşdur.

O zemân, yeryüzünde bulunanlar, çeşidli şekllerdedirler. Dünyâda büyük görünenler, büyüklenenler, mahşerde zerre kadardır. Hadîs-i şerîfde kibrlilerin zerre gibi olacakları bildirilmişdir. Onlar hakîkaten zerre kadar küçük değildirler. Belki ayaklar altında kalıp çiğnendiklerinden, zelîl ve hakîr olmalarından, zerreler gibidir buyurulmuşdur.

Bunların arasında bir kavm, tatlı ve soğuk sâf sular içerler. Zîrâ, sabî, küçük çocuk iken vefât eden mü’min çocuklar, babalarının etrâfında, Cennet ırmaklarından doldurdukları kâselerle dönerler ve onlara su verirler.

Selef-i sâlihînden ba’zılarından rivâyet olundu ki, bir zâtın rü’yâsında kıyâmet kopmuş. O zât, mevkıfde gâyet susuz olarak dururmuş. Küçük çocukların su dağıtdığını görmüş. O zât buyurur ki:(Aman bana da bir yudum su verin). İçlerinden bir sabî dedi ki: (Bizim içimizde senin çocuğun var mıdır?) Ben hayır dedim. (Öyle ise Cennet şerâbından sana nasîb yokdur) dedi.

Bu hikâyede evlenme ve çocuk sâhibi olmanın efdal olmasına işâret vardır. Su dağıtan çocukların şartları (İhyâ-ül-ulûm) kitâbımızda anlatıldı.

Bir kısm insanlar da bulunur ki, başlarına yakın bir gölge gelmiş. Mahşerin harâretinden onları muhâfaza eder. Bu gölge ise, dünyâda verdiği zekât ve sadakalardır.

Bu hâlde bin sene kadar dururlar. (İhyâ-ül-ulûm) kitâbımızda anlatılan Müddessir sûresinde meâl-i şerîfi, (Sûra üfürüldüğü zemân) olan âyet-i kerîmeyi işitince bu hâlde dururlar. Bu âyet-i kerîme Kur’ân-ı kerîmin sırlarındandır.

Sûra üfürmenin dehşetinden tüyler titrer, gözler nereye bakacağını şaşırır ve mü’min ve kâfirler sevk olunurlar. Bu kıyâmet gününün şiddetini ziyâdeleşdiren bir azâbdır.

Bu vakt, Arşı sekiz melek yüklenip götürür. Onlardan bir melek bir adımında, yirmibin senelik dünyâ yolunu yürür.

Melekler ve bulutlar, Arş-ı a’lâ karâr edinceye kadar, aklların anlayamıyacağı tesbîhler ile tesbîh ederler. Bu şeklde, Arş-ı a’lâ, Allahü teâlâ kendisi için halk eylediği beyâz arzın üzerinde karar kılar. Bu zemân, hiçbirşeyin tâkat getiremiyeceği, Allahü teâlânın azâbından, başlar aşağı eğilir. Cümle halk sıkıntı içinde mahbûs ve şaşkın kalıp, şefkat ararlar. Peygamberlere ve âlimlere korku gelir. Evliyâ ve şehîdler "rahmetullahi aleyhim ecma’în" hiç tâkat getirilemiyecek olan Allahü teâlânın azâbından feryâd ederler. Bunlar, bu hâl üzereyken, güneşin nûrundan çok dahâ fazla olan bir nûr bunları içine alır. Zâten güneşin harâretine tâkat getiremiyen kimseler, bunu müşâhede etdikleri gibi, karma karışık olurlar. Bin sene de, bu hâl üzere kalırlar. Allahü teâlâ tarafından kendilerine bir şey söylenmez.

Bu vakt insanlar, ilk Peygamber olan Âdem aleyhisselâma giderler. (Ey insanların babası! Hâlimiz pek fenâdır). Kâfirler ise: (Yâ Rab! Bize merhamet et. Bizi şu şiddet ve meşakkatden kurtar), derler.

İnsanlar Âdem aleyhisselâma derler ki, (Yâ Âdem "aleyhisselâm"! Sen azîz ve şerîf bir Peygambersin ki, Allahü teâlâ seni yaratdı. Melekleri sana secde etdirdi. Sana kendi rûhundan üfledi. Kazâ ve hesâba başlaması için bize şefâ’at eyle ki, Allahü teâlâ ne murâd ederse, onunla mahkûm olalım. Ve nereye emr ederse, herkes oraya gitsin. Herşeyin hâkimi ve mâliki olan Allahü teâlâ, mahlûklarına dilediğini yapsın) diye yalvarırlar.

Âdem "aleyhisselâm" buyurur ki: (Ben Allahü teâlânın yasak etdiği ağacın meyvesinden yidim. Bu zemânda Allahü teâlâdan utanırım. Fekat siz, Resûllerin ilki olan Nûh "aleyhisselâm"a gidiniz). Bunun üzerine bin sene aralarında meşveret ederek dururlar.

Sonra Nûh "aleyhisselâm"a giderler de: (Sen Resûllerin ilkisin. Hiç dayanılmayacak bir hâldeyiz. Bizim muhâkememizin çabuk yapılması için bize şefâ’at eyle! Şu mahşer cezâsindan kurtulalim) diye yalvarirlar. Nûh "aleyhisselâm" onlara cevâb olarak: (Ben Allahü teâlâya düâ eyledim. Yeryüzünde ne kadar insan varsa, o düâ sebebiyle boğuldu. Bunun için, Allahü teâlâdan utanırım. Fekat siz, İbrâhîm "aleyhisselâm"a gidiniz ki, o Halîlullahdır. Allahü teâlâ Hac sûresinin son âyetinde meâlen, (İbrâhîm "aleyhisselâm" siz dünyâya gelmezden evvel, size müslimân diye ism verdi) buyurdu. Belki o size şefâ’at eder) der.

Yine evvelki gibi aralarında bin sene dahâ konuşurlar. Sonra, İbrâhîm "aleyhisselâm"a gelirler. (Ey müslimânların babası! Sen o zâtsın ki, Allahü teâlâ, seni kendine halîl, dost eyledi. Bize şefâ’at eyle! Allahü teâlâ, mahlûkat arasında, hükmünü versin) derler. İbrâhîm "aleyhisselâm"onlara: (Ben dünyâda üç kerre kinâye söyledim. Bunları söyliyerek din yolunda mücâdele etdim. Şimdi Allahü teâlâdan bu makâmda şefâ’at izni istemekden utanırım. Siz Mûsâ "aleyhisselâm"a gidiniz. Zîrâ, Allahü teâlâ onunla konuşdu ve kendisine ma’nevî yakınlık gösterdi. O, sizin için şefâ’at eder) buyurur. Bunun üzerine yine bin sene durarak birbirleriyle istişâre ederler. Fekat bu zemânda hâlleri gâyet güçleşir. Mahşer yeri ise, çok daralir. Sonra Mûsâ "aleyhisselâm"a gelip, derler ki: (Yâ ibni İmrân! Sen o zâtsın ki, Allahü teâlâ seninle konuşdu. Sana Tevrâtı indirdi. Hesâbın başlaması için bize şefâ’at eyle! Zîrâ burada durmamız çok uzadı. İzdihâm pek ziyâdeleşdi. Ayaklar birbirleri üzerine birikdi). Mûsâ "aleyhisselâm" onlara der ki: (Ben, Allahü teâlâya, âl-i Fir’avnın senelerce hoşlanmıyacakları şeylerle cezâlandırılması için düâ etdim. Sonra gelenlere ibret olmalarını ricâ eyledim. Şimdi şefâ’at etmeğe utanırım. Fekat, Cenâb-ı Hak rahmet, mağfiret sâhibidir. Siz Îsâ "aleyhisselâm"a gidiniz. Çünki yakîn cihetiyle Resûllerin en esahhı, ma’rifet ve zühd cihetinden, en efdali ve hikmet cihetinden en üstünüdür. Size O şefâ’at eder) buyurur. Bunlar, aralarında bin sene müşâvere ederler. Hâlbuki, onların sıkıntıları dahâ ziyâde olur.

Sonra Îsâ "aleyhisselâm"a gelirler. Derler ki: (Sen Allahü teâlânın rûhu ve kelimesisin, Allahü teâlâ senin için Âl-i İmrân sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Dünyâda ve âhıretde "Vecîh" ya’nî çok kıymetli) buyurdu. Bize Rabbinden şefâ’at eyle!) Îsâ "aleyhisselâm" buyurur ki: (Benim kavmim, beni ve annemi Allahdan başka ilâh ittihâz eylediler. Nasil şefâ’at ederim ki, bana da ibâdet etdiler. Ve bana oğul ve Allahü teâlâya baba ismini verdiler. Fekat, siz gördünüz mü ki, birinizin kesesi olsun da, içinde nafakası olmasın. Ve ağzı da mühürlü olsun. O mührü bozmadan o nafakaya vâsıl olsun. Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusu Muhammede "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" gidiniz. Zîrâ O, da’vetini ve şefâ’atini ümmeti için hâzırladı. Çünki, kavmi Ona çok kerre ezâ etdiler. Mubârek alnını yardılar. Mubârek dişini kırdılar. Kendisine delilik isnâd etdiler. Hâlbuki, o yüce Peygamber "sallallahü aleyhi ve sellem" onların iftihâr cihetinden en iyisi ve şeref cihetinden en yükseği idi. Onların tehammül olunmıyacak ezâ ve cefâlarına mukâbil, Yûsüf "aleyhisselâm"ın kardeşlerine söylediği, (Şimdi sizin, başınıza kakmak yokdur. Erhamürrâhimîn olan Cenâb-ı Allah, size mağfiret eder) meâlindeki âyet-i kerîme ile cevâb verirdi. Îsâ "aleyhisselâm", Peygamberimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" fazîletlerini anlatır, hepsi Muhammed "aleyhisselâm"a bir an evvel kavuşmak ister.

Hemen Muhammed "aleyhisselâm"ın minberine gelirler. Derler ki: (Sen Habîbullahsın! Habîb ise, vâsıtaların en fâidelisidir. Bize Rabbinden şefâ’at eyle! Zîrâ, Peygamberlerin birincisi olan Âdem "aleyhisselâm"a gitdik. Bizi Nûh "aleyhisselâm"a gönderdi. Nûh "aleyhisselâm"a gitdik. İbrâhîm "aleyhisselâm"a gönderdi. İbrâhîm "aleyhisselâm"a gitdik. Mûsâ aleyhisselâma gönderdi. Musâ aleyhisselâma gitdik. Îsâ "aleyhisselâm"a gönderdi. Îsâ "aleyhisselâm" ise, size gönderdi. Yâ Resûlallah "sallallahü aleyhi ve sellem"! Senden sonra gidecek bir yer yokdur).

Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem"efendimiz: (Allahü teâlâ izn verir ve râzı olursa, şefâ’at ederim) buyurur.

(Surâdikât-i celâl), ya’nî celâl perdesine varır. Allahü teâlâdan şefâ’at için izn ister. Kendisine izn verilir. Perdeler kalkar. Arş-i a’lâya girer. Secdeye kapanır. Bin sene secdede durur. Bundan sonra, cenâb-ı Hakkı bir hamd ile hamd eder ki, âlem yaratıldığından beri, hiç kimse, Allahü teâlâyı böyle medh etmemişdir.

Ba’zı ârifler dedi ki: (Allahü teâlâ âlemleri yaratınca kendisini böyle hamdler ile medh ve senâ buyurmuşdu). Arş-ı a’lâ, Cenâb-ı Hakka ta’zîmen hareket etmekdedir. Bu müddet içinde hâlleri pek ziyâde kötüleşir. Meşakkat ve zahmetleri artar. Insanlardan her biri, dünyâda simsiki sakladiklari mali boyunlarina geçirmişlerdir. Deve zekâtini vermiyenlerin, boynuna deve yüklenir. Öyle bagirir ve agirlaşir ki, büyük daglar gibi olur. Sigir, koyun zekâti vermiyenler de, böyle olur. Bunlarin feryâdlari âdetâ gök gürlemesi gibidir.

Ekin zekâtini, ya’nî uşrunu vermiyenlerin boynuna ekin denkleri yüklenir ki, dünyâda hangi cins ekinin zekâtini vermemiş ise, o nev’den, o denkler dolmuşdur. Eger bugday ise, bugday, arpa ise arpa dolmuşdur ki, agirligindan altinda "vâveylâ", "vâseburâ" [1] diye bagirir. Altin, gümüş ve [kâgid] para ve sâir ticâret mali zekâtindan vermeyenler de, dehşetli bir yilani yüklenir ki, o yilanin başinda yalniz iki örgüsü vardir. Kuyrugu burnuna girmişdir. Boynu ile halkalanmiş, boynu üzerinde yüklenmiş, hattâ degirmen taşlarini yüklenmiş kadar agirligi vardir. Bagirirlar, bu nedir, derler. Melekler onlara: (Bunlar, dünyâda zekâtini vermediginiz mallarinizdir) derler. Işte bu dehşetli hâl, Âl-i Imrân sûresinin meâl-i şerîfi, (Dünyâda esirgedikleri, kiyâmet günü boyunlarina takilir) olan, yüzsekseninci âyet-i kerîmesi ile bildirilmişdir.

Diger bir firka ise, avret yerleri gâyet büyümüş, cerâhat ve irin akar. Onlarin fenâ kokusundan etrâfda bulunanlar çok râhatsiz olur. Bunlar, zinâ yapanlar ve başlari, saçlari, kollari, bacaklari açik sokaga çikan kadinlardir.

Diger bir firka da vardir ki, agaç dallarina asilirlar. Bunlar dünyâda livâta yapanlardir.

Diger bir firkasi da, dilleri agizlarindan çikmiş ve gögüslerine sarkmiş, gâyet çirkin bir hâldedirler ki, insan görmek istemez. Bunlar yalan ve iftirâ söyliyenlerdir.

Bir firka dahî, karinlari yüksek daglar kadar büyümüş oldugu hâlde bulunur. Bunlar, dünyâda zarûret olmadan ve muâmele yapmadan fâizli mal ve para alıp verenlerdir. Bu gibi harâm işliyenlerin günâhları, fenâ hâlde açığa vurulur. [Fâiz için zarûretin ne olduğu ve muâmele ile satış yaparak fâiz almak (Se’âdet-i Ebediyye) kitâbında bildirilmişdir.]

 
 

SAAT

 
 
  Sık Kullanılanlara Ekle
site içi özel arama (islam anahtarı )

Üye Girişi


Kullanıcı Adı:

Şifre:

Şifremi unuttum

kayıt ol

 

 
 
 
 

DUYURULAR

 

Duyuru Panosu

Kullanıcılarımız toplam 13224 mesaj gönderdiler
Toplam 473 kayıtlı kullanıcımız var
Son kaydolan kullanıcımız: bekir öztürk
üyemiz olmak için
buraya tıklayın
forumda sınırsız
paylaşıma
katılın

 

 

 
 

mediaplayer

Kur'an-ı Kerim Ziyafetleri
islamanahtarı radıo
radyo ve tv yayınları
ezgiler
şiirler
namaz öğreniyorum
mehter marşları
Belgeseller
filmler
klipler
tiyatrolar
kutsal yolculuk hacc
mealler
tefsir dersleri
kur'an öğreniyorum
İlahiler
ezan-ı muhammedi
nakşibendi cemaati
islami videolar
mübarek geceler
sevgili peygamberim
ilahi ve kasideler
hutbeler
eshab-ı kiram serisi
evliyalar serisi
silsile-i aliyye
cennet ve cehennem

 

 
 

menü




HZ.MUHAMMED (S.A.V)
Sitene Ekle
 
http://www.islamanahtari.com/
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol